1. gerçek kimlik ve sorumluluk
siteye kayıt olarak yazdığın her entry'nin hukuki sorumluluğu sana aittir. "anonim" olmak, yasal sorumluluktan muaf olmak anlamına gelmez.
2. hakaret yasağı
hiçbir gerçek kişiye — meslektaş, öğrenci, veli, yönetici, ünlü, siyasetçi fark etmeksizin — hakaret, aşağılama veya iftira içeren entry yazılamaz. bu türden içerikler bildirim beklenmeksizin silinir.
3. siyasi propaganda yasağı
herhangi bir siyasi parti, oluşum veya ideoloji lehine ya da aleyhine propaganda içeren entry kabul edilmez. siyasi görüş belirtmek ile propaganda yapmak arasındaki farkı yönetim belirler.
4. nefret söylemi yasağı
din, dil, ırk, cinsiyet, cinsel yönelim, etnik köken veya engellilik durumu üzerinden ayrımcılık, aşağılama veya nefret söylemi içeren içerikler kesinlikle yasaktır. bu kural 6698 sayılı kvkk ve 5651 sayılı kanun kapsamında da uygulanır.
5. kvkk ve kişisel veri koruma
bir kişinin adı, soyadı, tc kimlik no, adres, telefon, fotoğraf veya başka kişisel verisi izinsiz olarak paylaşılamaz. bu kural 6698 sayılı kişisel verilerin korunması kanunu gereğince uygulanır ve ihlali suç teşkil eder.
6. özel hayatın gizliliği
bir kişinin rızası alınmadan özel hayatına, ilişkilerine, sağlık bilgilerine veya ev hayatına dair bilgi paylaşılamaz.
7. müstehcen içerik yasağı
pornografik, cinsel içerikli veya müstehcen entry, bağlantı veya görsel paylaşımı kesinlikle yasaktır. bu platform tüm yaş gruplarına açıktır.
8. şiddet ve tehdit yasağı
herhangi bir kişi veya gruba yönelik şiddet çağrısı, tehdit veya yıldırma amacı taşıyan içerikler yasaktır. bu tür içerikler hem silinir hem de gerekirse ilgili makamlara bildirilir.
9. spam ve reklam yasağı
ticari ürün veya hizmet reklamı, affiliate link, davet kodu ve benzeri içerikler entry olarak yazılamaz. tek seferlik bile olsa spam niteliğindeki içerikler hesap kapatma sebebidir.
10. çoklu hesap yasağı
bir kullanıcının birden fazla hesap açması yasaktır. tespit edilen çoklu hesapların tamamı kapatılır.
11. başka kullanıcıya yönelik sistematik taciz
bir kullanıcıyı hedef alan art arda entry yazmak, özel mesajla taciz etmek veya toplu linç ortamı oluşturmak yasaktır. tek bir şikayet bile incelemeye yeterlidir.
12. dezenformasyon ve asılsız bilgi
kasıtlı olarak yanlış, çarpıtılmış veya uydurulmuş bilgi yaymak yasaktır. özellikle meb, sınav, atama gibi mesleki konularda asılsız bilgi entry olarak kabul edilmez.
13. konu dışı içerik
entry'ler başlıkla doğrudan ilgili olmak zorundadır. konu dışı, saçma sapan veya sadece yer doldurmak amacıyla yazılmış içerikler silinir.
14. kopya içerik yasağı
başka bir kaynaktan kopyala-yapıştır yaparak entry oluşturmak yasaktır. telif hakkına konu metinler, haberler veya makaleler doğrudan alıntılanamaz.
15. başlık kalitesi
açılan başlıklar net, anlaşılır ve gereksiz yere uzun olmayan bir ifade içermelidir. "şunu yapınca", "ya o his" gibi anlamsız başlıklar moderasyon tarafından silinir.
16. türkçe dil kuralları
entry'ler anlaşılır türkçe ile yazılmalıdır. kasıtlı olarak anlamsız, harf dizisi şeklinde ya da yabancı dilde yazılan entry'ler silinir. yazım hataları tolere edilir, kasıt aranmaz.
17. küçük harfli yazım geleneği
bu platform sözlük formatını benimser; entry'ler küçük harfle yazılmalıdır. başlıklar da dahil olmak üzere tüm büyük harf yazımı format dışı sayılır.
18. kaynak gösterme sorumluluğu
"duyduma göre", "biri anlattı" gibi belirsiz ifadelerle mesleki veya hukuki sonuçlar doğurabilecek bilgiler paylaşılamaz. iddia içeren entry'lerde kaynak belirtmek yazarın sorumluluğundadır.
19. yönetim kararlarına itiraz
moderasyon kararlarına yalnızca iletişim kanalından itiraz edilebilir. entry altına veya başka başlıklara yönetim aleyhine entry yazmak hesap askıya alma sebebidir.
20. hesap güvenliği sorumluluğu
hesabının başkası tarafından kullanılması sonucu oluşan içeriklerden hesap sahibi sorumludur. şifrenin güvenliği tamamen kullanıcıya aittir.
21. ruh sağlığı ve intihar içeriği
intihar, kendine zarar verme veya psikolojik çöküş içeren içerikler destek amaçlı olmadığı sürece kabul edilmez. böyle bir durumda kullanıcı uyarılır ve yönlendirilir.
22. çocukları hedef alan içerik
öğrencilere — özellikle küçük yaştaki çocuklara — yönelik her türlü aşağılayıcı, cinsel veya istismar içerikli entry kesinlikle yasak olup ilgili makamlarla paylaşılabilir.
23. din ve inanç özgürlüğüne saygı
herhangi bir dine, inanca veya inançsızlığa yönelik aşağılayıcı, alay edici veya nefret içerikli entry kabul edilmez. eleştiri ile hakaret arasındaki sınırı yönetim belirler.
24. mesleğe saygı ilkesi
öğretmenlik mesleğini, eğitim emekçilerini veya platformun genel ruhunu zedeleyen, morali bozucu ve ötekileştirici içerikler yönetim takdiriyle kaldırılabilir.
25. yönetimin nihai kararı
yukarıdaki kurallar kapsamlı olmakla birlikte tüm durumları karşılamayabilir. yönetim, ruhuna aykırı gördüğü her içeriği gerekçe göstermeksizin kaldırma ve hesabı askıya alma hakkını saklı tutar. platform bir hak değil, bir ayrıcalıktır.
Sosyal medya öğretmen için garip bir alan. Bir tarafta tamamen kişisel hayatın var; arkadaşların, hobilerin, fotoğrafların, düşüncelerin. Diğer tarafta öğrenciler ve veliler birkaç aramayla hesabını bulabiliyor. Okuldaki mesleki kimlikle özel hayat arasındaki çizgi telefon ekranında çok kolay bulanıklaşıyor.

Öğrenciden takip isteği geldiğinde ne yapılacağı bile okuldan okula ve öğretmenden öğretmene değişiyor. Kimi tamamen kapalı hesap kullanıyor, kimi mezuniyet sonrasını bekliyor, kimi mesleki hesap açıyor. Bence tek doğru model yok ama sınırın bilinçli olması gerekiyor.

Özellikle küçük yaşlarda öğretmen-öğrenci ilişkisinin sosyal medyaya taşınması gereksiz risk üretebilir. Mesajların saatleri, yanlış anlaşılabilecek paylaşımlar, özel hayatın fazla görünür hâle gelmesi ve iletişimin resmî kanalların dışına çıkması hem öğretmeni hem öğrenciyi zor durumda bırakabilir.

Veliler açısından da benzer durum var. Kişisel hesaptan yazışmaya başlandığında okul iletişimi ile özel alan birbirine karışıyor. Sonra “mesajımı gördünüz ama cevap vermediniz” gibi sosyal medya davranışları mesleki ilişkiye taşınabiliyor.

Mesleki bir hesap açmak bazı öğretmenler için iyi çözüm. Sınıf etkinlikleri, kaynak önerileri veya eğitim içerikleri orada paylaşılırken kişisel hesap ayrı tutulabiliyor. Tabii öğrenci görselleri ve kişisel veriler konusunda ayrıca dikkat gerekiyor.

Öğretmen olmak insanın özel hayatından vazgeçmesi anlamına gelmiyor. Dijital dünyada da öğretmenin kapısını kapatabildiği bir alanı olması normal. Sınır koymak öğrenciden veya veliden uzaklaşmak değil; ilişkinin hangi zeminde sağlıklı yürütüleceğini belirlemek.
Bir okulun havasını anlamak için bazen koridorlardan çok öğretmenler odasına bakmak yeterli. İnsanlar birbirine nasıl hitap ediyor, yeni gelen öğretmene yer açılıyor mu, sorun yaşayan birinin arkasından mı konuşuluyor yoksa yanına mı gidiliyor, iyi bir etkinlik yapan öğretmen destekleniyor mu yoksa küçümseniyor mu? Bunların tamamı zamanla okul kültürüne dönüşüyor.

Öğretmenler odası sadece çay içilen veya ders arası beklenen yer değil. Özellikle mesleğin ilk yıllarında insan birçok şeyi resmî eğitimden değil, yan masadaki öğretmenden öğreniyor. Bir veliyle nasıl konuşulur, kurulda neye dikkat edilir, sınıfta kriz çıktığında kimden yardım istenir, okulun görünmeyen işleyişi nasıldır… Bunların çoğu gündelik sohbet içinde aktarılıyor.

Ama aynı alan kolayca yorucu da olabilir. Sürekli şikâyetin, dedikodunun ve “zaten hiçbir şey değişmez” duygusunun hâkim olduğu bir odada yeni gelen öğretmenin enerjisi çok hızlı düşebiliyor. Tersi de mümkün: iyi örneklerin paylaşıldığı, materyalin saklanmadığı, birinin başarısının diğerine tehdit gibi gelmediği ekiplerde okulun yükü gerçekten hafifliyor.

Bence iyi okul kültürünün en önemli göstergelerinden biri öğretmenin hata yapabildiği ama yalnız bırakılmadığı ortam. Herkesin her şeyi bildiği rolü yaptığı yerde gelişim zor. “Ben burada zorlanıyorum” diyebilmek ve karşılığında yargı değil deneyim duymak büyük konfor.

Okulun iklimi çoğu zaman yönetmelikten önce insanlar arasında kuruluyor. Öğretmenler odasında oluşan dil de sınıflara sızıyor. Bu yüzden oradaki küçük davranışlar sandığımızdan çok daha önemli.
Sınıf kuralları konusunda iki uç yaklaşım var. Birincisi öğretmenin ilk gün tahtaya on madde yazıp “bunlara uyulacak” demesi. İkincisi de hiçbir çerçeve koymayıp her şeyin zamanla oturacağını düşünmek. Bence ikisinin ortasında daha işe yarayan bir yol var: öğretmenin vazgeçilmez sınırları net tutması ama kuralların dilini ve günlük uygulamasını öğrencilerle birlikte şekillendirmesi.

Öğrenci bir kuralın neden var olduğunu anlarsa uyma ihtimali artıyor. “Söz almadan konuşma” yerine “aynı anda konuştuğumuzda birbirimizi duyamıyoruz, bunu nasıl çözelim?” diye başlayan konuşma farklı bir ilişki kuruyor. Özellikle küçük yaşlarda öğrencinin kendi önerisinin sınıf kuralına dönüştüğünü görmesi sahiplenmeyi artırıyor.

Tabii her şey oylamaya açık değil. Güvenlik, saygı, şiddet ve öğrencinin hakkıyla ilgili konularda öğretmenin net sınırı olmalı. “Arkadaşımıza vurabilir miyiz?” tartışması demokratik karar konusu değil. Katılım, yetişkin sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor.

İlk hafta ayrıca öğretmen için gözlem dönemi. Hangi öğrenci sürekli söz alıyor, kim geri planda kalıyor, sınıf gürültüye nasıl tepki veriyor, geçişler ne kadar sürüyor? Kurallar gerçek sınıfa göre şekillendiğinde daha anlamlı oluyor.

En önemlisi de kuralın uygulanabilir olması. Duvara asılan yirmi maddelik liste birkaç gün sonra görünmezleşiyor. Az, anlaşılır ve sürekli hatırlatılan kurallar daha etkili.

Sınıf yönetimi biraz da öğrencinin “burada ne bekleniyor?” sorusuna verdiğimiz cevaptır. O cevap ne kadar açık ve tutarlıysa yılın geri kalanı o kadar rahatlıyor.
Bazen öğretmenliğin asıl işinin ders anlatmak olduğunu unutuyoruz gibi geliyor. MEBBİS, e-Okul, ÖBA, kurul, komisyon, zümre, yıllık plan, bireyselleştirilmiş plan, tutanak, rapor, proje, form, değerlendirme, anket, veri girişi... Bir noktadan sonra insan kendini öğretmenden çok sisteme sürekli veri sağlayan memur gibi hissedebiliyor.

Yanlış anlaşılmasın; plansız, kayıtsız, denetimsiz eğitim olmaz. Öğretmenin yaptığı işin bir kısmının doğal olarak bürokratik tarafı olacak. Ama burada sorulması gereken çok basit bir soru var: hazırladığımız her belge gerçekten öğrencinin eğitimine katkı sağlıyor mu? Bir belge sadece “denetimde sorulursa dosyada bulunsun” diye hazırlanıyorsa orada bir problem vardır.

Daha komiği aynı bilginin farklı yerlere tekrar tekrar girilmesi. Sistem dijitalleştikçe öğretmenin işinin azalmasını beklersiniz, bazen tam tersi oluyor. Eskiden kâğıda yazılan şey şimdi sisteme giriliyor, sonra çıktısı alınıyor, imzalanıyor ve dosyaya konuyor. Dijital dönüşüm diye başladığımız yerde yazıcının toneri bitiyor.

Bence öğretmenlikte ciddi bir bürokrasi temizliği yapılmalı. Her form ve her rapor için “bunun öğrenciye somut katkısı nedir?” diye sorulmalı. Cevabı yoksa kaldırılmalı. Çünkü öğretmenin zamanı sınırsız değil. Bir öğretmene iki saat gereksiz evrak işi verirseniz o iki saati başka bir yerden alıyorsunuz: ders hazırlığından, öğrenciden veya öğretmenin kendi hayatından.

Eğitimin niteliğini artırmak istiyorsak öğretmene sürekli yeni görevler eklemek yerine bazen bir şeyleri kaldırmayı da öğrenmemiz gerekiyor. İyi eğitim sistemi öğretmeni en fazla evrak dolduran sistem değil, öğretmenin enerjisini en fazla öğrencisine ayırabildiği sistemdir.
Özel okul öğretmenliği Türkiye'de yıllardır garip bir yerde duruyor. Yaptığı iş öğretmenlik, sorumluluğu öğretmenlik, velinin karşısında öğretmen, öğrencinin karşısında öğretmen; fakat çalışma koşullarına gelince bazı kurumlarda öğretmenden çok özel sektör çalışanı muamelesi görüyor.

MEB'in 2026-2027 genelgesinde özel öğretim kurumlarında çalışan eğitim personelinin sözleşmeyle belirlenen özlük haklarının yerine getirilip getirilmediğinin denetleneceği ve şikâyetlerin takip edileceği özellikle belirtilmiş. Bu iyi bir şey. Ama mesele zaten yönetmelikte ne yazdığından çok sahada ne olduğuyla ilgili. Öğretmen hakkını aradığında gelecek yıl sözleşmesinin yenilenip yenilenmeyeceğini düşünüyorsa, kâğıt üzerindeki hak ile gerçek hayattaki hak arasında ciddi fark vardır.

Özel okulların da ekonomik gerçekleri var, bunu yok saymıyorum. Her özel okul milyonlar kazanan dev bir zincir değil. Ama kurumun ekonomik problemi çalışan öğretmenin güvencesizliği üzerinden çözülemez. “Piyasada öğretmen çok, yerine başkasını buluruz” mantığı hem öğretmeni değersizleştiriyor hem uzun vadede eğitimin niteliğine zarar veriyor.

Bir okul veliden eğitim hizmeti için ciddi ücretler alıyorsa o eğitimi veren öğretmenin çalışma koşullarının da sistemin önceliklerinden biri olması gerekir. Binanın girişine mermer yaptırıp reklam bütçesini büyütürken öğretmenin maaşını maliyet kalemi olarak görmek eğitim kurumu mantığı değil. Sonuçta özel okulun eğitimi dediğimiz şey de eninde sonunda sınıftaki öğretmenin yaptığı iş.
Her eğitim öğretim yılında tekrar önümüze gelen mesele. MEB ücretsiz kitapları dağıtıyor ve 2026-2027 genelgesinde Bakanlıkça ücretsiz dağıtılan kaynaklar dışındaki materyallerin okullarda kullandırılmaması açık şekilde belirtiliyor. Bu yıl 283 milyondan fazla ücretsiz ders kitabı dağıtılıyor. Velinin sürekli kitap, deneme, soru bankası almaya zorlanmasının önüne geçilmeye çalışılması bence doğru.

Ama işin öğretmen tarafında başka bir gerçek var. Her ders kitabı her sınıfa yetmiyor. Aynı kitap İstanbul'un merkezindeki öğrencide de kullanılıyor, imkânları çok daha sınırlı bir ilçede de. Bir sınıfın öğrencileri konuyu hemen kavrıyor, diğerinde ciddi öğrenme eksikleri var. Öğretmen bazen daha fazla soru, daha farklı anlatım veya seviyeye göre hazırlanmış ek materyal istiyor. Burada öğretmenin elini tamamen bağlamak da çözüm değil.

Asıl karşı çıkılması gereken şey öğretmenin kaynak kullanması değil, kaynağın ticarete dönüşmesi. “Şu yayınevinin şu kitabını herkes yarına kadar alacak” denmesi ayrı mesele; öğretmenin farklı kaynaklardan soru seçmesi, çalışma kâğıdı hazırlaması ayrı mesele. Hele velinin maddi durumunu düşünmeden yüzlerce, binlerce liralık kaynak listesi vermek zaten savunulacak bir şey değil.

Bence orta yol gayet basit: Bakanlık kitapları temel kaynak olur, öğretmen gerek gördüğünde ücretsiz ve erişilebilir ek materyal kullanabilir. Çünkü öğretmenin sınıfının ihtiyacını görüp ona göre materyal seçebilmesi de öğretmenliğin bir parçası. Merkezi olarak “her şeyi verdik, başka hiçbir şeye ihtiyaç yok” demek sınıftaki gerçekliğin her zaman karşılığı olmuyor.
2026'da sistem devam ediyor; MEB'in son kılavuzuna göre uzman ve başöğretmenlik için yine başvuru ve ÖBA üzerinden eğitim süreci yürütülüyor. Unvanı alan öğretmene eğitim-öğretim tazminatı ve derece de veriliyor. Ama sınıfa girdiğimizde “uzman öğretmen” ile “öğretmen” arasında görev bakımından ne değişiyor? Çoğu zaman hiçbir şey. Aynı sınıf, aynı ders, aynı sorumluluk. Birisinin bordrosunda başka bir unvan yazıyor.

Bana göre gerçek kariyer basamağı, öğretmenin yaptığı işte gerçekten farklılaşmasıyla anlamlı olur. Uzman öğretmen yeni başlayan öğretmene mentorluk yapar, belirli bir alanda uzmanlaşır, mesleki gelişime katkı sunar, okul içerisinde bunun karşılığı olan bir sorumluluk üstlenir. Başöğretmenlik de yalnızca “yeterince yıl çalıştım” unvanı olmaktan çıkar. O zaman bunun mesleki bir karşılığı olur.

Şu anki hâliyle sistem biraz maaş iyileştirmesinin unvanlaştırılmış şekli gibi duruyor. Öğretmene daha fazla ücret verilmesine elbette karşı değilim; mümkünse daha da fazla verilsin. Ama öğretmenin ekonomik durumunu düzeltmenin yolu “seni uzman yaptım, sana biraz daha para verdim” olmamalı. İyi öğretmenlik ile çalışma yılı arasında bağlantı vardır ama ikisi aynı şey değildir. 20 yıldır görev yapan herkes otomatik olarak 10 yıllık öğretmenden daha iyi öğretmen değildir.
eğitimde en sevmediğim şeylerden biri, bir veri iyi geldiğinde bütün sistemin iyiye gittiği sonucunun çıkarılması. PISA yükseldi diye sınıf mevcutları küçülmedi, öğretmenin ekonomik durumu düzelmedi, okullar arasındaki imkân farkları ortadan kalkmadı, öğrencilerin yaşadığı sosyal ve ekonomik problemler bir gecede çözülmedi. PISA bize önemli bir şey söyler ama eğitimin tamamını anlatmaz.

Üstelik başarıyı sahiplenirken başarısızlıkta da aynı samimiyeti göstermek gerekiyor. Sonuç kötüyken “PISA zaten her şeyi ölçmüyor”, sonuç iyi çıkınca “eğitimde tarihi başarı” demek bana çok sağlıklı gelmiyor. İyi sonuç varsa öğretmenin, öğrencinin ve sistemde yapılan doğru işlerin hakkını verelim; ama üç puan tablosundan bütün eğitim sistemine başarı belgesi de çıkarmayalım.

Bence asıl yapılması gereken bu sonuçları kutladıktan sonra şunu sormak: neyi doğru yaptık ve bunu nasıl devam ettireceğiz? Çünkü bir sınav döneminde yükselmek güzel, asıl mesele bunun kalıcı bir eğilim hâline gelmesi. Yoksa eğitimde zaten yıllardır en iyi yaptığımız şeylerden biri, her sonucu kendi istediğimiz şekilde yorumlamak.
aynı kişi olabilirler.

ama her zaman değiller.

hatta bazen birbirlerinden oldukça farklı kişiler.

popüler öğretmenin sınıfında öğrenciler genelde mutludur.

öğretmeni severler.

öğretmen espri yapar.

öğrencilerle iyi anlaşır.

sosyal medyada takip edilir.

mezun olduktan sonra bile öğrencileri kendisini arar.

bunların hiçbirinde problem yok.

hatta bence öğretmenin öğrencisiyle sağlıklı ilişki kurması eğitim için ciddi avantaj.

ama bir öğretmenin öğrenciler tarafından çok sevilmesi otomatik olarak çok iyi öğretmen olduğu anlamına gelmez.

çünkü öğretmenin işi yalnızca sevilmek değildir.

bazen sınır koymaktır.

bazen “hayır” demektir.

bazen öğrencinin hoşuna gitmeyen geri bildirimi vermektir.

bazen çalışmayan öğrenciye çalışmadığını söylemektir.

bazen sınıfta herkes sizi seviyor diye görmezden gelebileceğiniz bir davranışa müdahale etmektir.

ve bunların bazıları popülerliği azaltabilir.

öğretmenlikte çok enteresan bir ikilem var.

öğrenciyle aranıza fazla mesafe koyarsanız:

“öğrenciye ulaşamıyor.”

fazla yakın olursanız:

“öğrenciyle arkadaş olmuş.”

otoriter olursanız:

“eski kafalı.”

rahat olursanız:

“sınıf yönetemiyor.”

herkesi memnun etmenin mümkün olmadığı mesleklerden biri.

bence iyi öğretmenin ölçüsü öğrencinin o öğretmeni ne kadar sevdiğinden çok, öğrencide ne bıraktığı.

bazen yıllar sonra anlaşılıyor zaten.

okuldayken nefret ettiğiniz öğretmenin size kazandırdığı bir alışkanlığı 30 yaşında fark ediyorsunuz.

veya okuldayken çok sevdiğiniz öğretmeni düşünüyorsunuz, aslında size pek bir şey öğretmediğini fark ediyorsunuz.

tabii tam tersi de mümkün.

hem çok sevilen hem alanında müthiş öğretmenler var.

zaten ideal olan da bu.

ama sosyal medya çağında biraz “öğrenciyle kanka öğretmen” modeli parlatılıyor.

öğrencilerle tiktok çek.

espri yap.

koridorda dans et.

herkes seni sevsin.

bunları yapan kötü öğretmendir demiyorum.

ama bunlar öğretmenlik başarısının kriterleri değildir.

iyi doktorun ölçüsü hastanede ne kadar eğlenceli olduğu olmadığı gibi.

iyi öğretmen bazen öğrencinin en sevdiği öğretmen değildir.

ama öğrencinin hayatını en çok değiştiren öğretmen olabilir.

bence ikisi arasındaki fark tam burada başlıyor.
eğitim sistemimizde öyle normalleşmiş bir şey ki kimse artık tuhaflığını sorgulamıyor.

öğretmen maaşını alıyor.

sonra öğrencilerine daha iyi eğitim verebilmek için aldığı maaşın bir bölümünü tekrar okula harcıyor.

renkli kağıt.

kalem.

oyuncak.

çıktı.

kitap.

sınıf süsü.

etkinlik malzemesi.

bazen yazıcı.

bazen projeksiyon aparatı.

bazen sınıfa perde.

hatta zaman zaman öğrenciye mont, ayakkabı, yemek alan öğretmen bile var.

sonra bunun adına ne diyoruz?

“fedakâr öğretmen.”

bence burada çok ciddi bir kavram karmaşası var.

öğretmenin ihtiyacı olan bir öğrencisine gizlice destek olması başka bir şey.

kurumun sağlaması gereken temel eğitim materyallerinin öğretmenin cebinden karşılanmasının normalleşmesi başka bir şey.

çünkü sistem çok güzel çalışıyor.

malzeme yok.

öğretmen öğrenciler mağdur olmasın diye alıyor.

problem çözülüyor.

üst yönetim açısından bakınca zaten sorun da görünmüyor.

çünkü birileri cebinden para verip açığı kapatmış.

sonra ertesi yıl aynı şey.

sonraki yıl aynı şey.

ve bir süre sonra öğretmen almadığında bu defa suçlu hissediyor.

“çocuklar için alayım.”

işte en tehlikeli cümlelerden biri bu.

çünkü öğretmenlerin meslek sevgisini kullanarak sistemdeki maddi açıkları kapatmanın yolu hâline geliyor.

düşünün.

bir hastanede hemşire,

“serviste enjektör eksik, ben maaşımdan 500 tane alayım”

dese bunu normal karşılar mıyız?

bir belediye çalışanı,

“ofiste kağıt bitmiş, maaşımdan koli koli alayım”

dese bu düzen sürdürülebilir mi?

ama öğretmen alınca romantikleştiriyoruz.

“işte gerçek öğretmen.”

hayır.

gerçek öğretmen öğrencisini önemser.

ama öğrencisini önemsemenin şartı her ay maaşından sınıfa bütçe ayırmak değildir.

daha da kötüsü öğretmenler arasında görünmez bir rekabet oluşuyor.

bir öğretmen sınıfına sürekli materyal alıyor.

instagramlık bir sınıf oluşturuyor.

diğer öğretmen maddi olarak bunu yapamıyor veya yapmak istemiyor.

sonra onun sınıfı “yetersiz” görünmeye başlıyor.

öğretmenlik satın alma gücü yarışına dönüşmemeli.

öğretmenin cebinden aldığı malzeme istisna olabilir.

ama sistem bunun üzerine kurulamaz.

eğitim devletin sunduğu bir kamu hizmetiyse temel araç gereci de kamu sağlamalı.

öğretmenin maaşı okul bütçesi değildir.

bence bunu söylemek de öğrenciyi düşünmemek değil.

tam tersine öğrencinin hakkını doğru yerden talep etmektir.